İktidara “yeni” bir Türkiye vaadiyle gelen AKP, kuruluşunun 25'inci yılını çeyrek asırlık dönemini anlattığı bir logoyla kutladı. Savunma sanayisinden ulaştırmaya, enerji yatırımlarından Togg'a, İstanbul Havalimanı'ndan şehir hastanelerine uzanan çok sayıda proje logoda yerini aldı.
Ancak rejimin 25 yıllık bilançosunu anlatan bu vitrinde milyonların yoksulluğu, derinleşen eşitsizlik, güvencesiz çalışma, tahrip edilen kamusal hizmetler ve ülkeyi kuşatan gerici politikalar kendine yer bulamadı.
Değiştirilen rejim ile birlikte ülkeyi saran karanlık, logonun parlak yüzünün arkasında kaldı. Hukukun ayaklar altına alınması, eğitim ve sağlığın piyasalaştırılması, doğanın talanı, kadınların ve çocukların maruz bırakıldığı şiddet de AKP'nin 25 yıllık “başarı” hikâyesine dâhil edilmedi. 25 yıl önce adalet ve kalkınma iddiasıyla başlayan süreç, emeğin değersizleştiği, milyonların yoksullukla itildiği, hukukun siyasetin gölgesinde kaldığı ve devletin bütün kurumlarının Saray merkezli bir yönetim anlayışına bağlandığı bir düzene dönüştü.
Ekonomiden eğitime, sağlıktan çalışma yaşamına kadar kamusal alanı tasfiye eden, laikliği, özgürlükleri ve demokratik hakları her geçen gün daha fazla budayan iktidar, kendi yarattığı krizlerin faturasını da halka çıkardı. Ancak AKP, iktidarını korumak adına devletin tüm olanaklarını kullanarak toplumsal muhalefet üzerindeki baskısını her geçen gün artırsa da rejime karşı büyüyen itiraz, 25 yıllık hikâyenin iktidarın istediği gibi ilerlemediğini ortaya koydu. Kendisine itiraz eden her kesimi gözaltılarla, tutuklamalarla susturmaya çalışan Saray rejimi tüm imkânlarını seferber etse de halkı teslim alamadı.
SAĞLIK
AKP, “Sağlıkta reform yaptık” propagandasını sürdürmeye çalışsa da iktidarları döneminde “Paran kadar sağlık” politikası şahlandı. Sağlık, kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp piyasalaştırıldı. “Sağlıkta Dönüşüm” ile hastaneler işletme mantığıyla yönetilerken yurttaş randevu kuyrukları, katkı payları ve artan özel hastane maliyetleriyle karşı karşıya kaldı. Şehir hastaneleri modeliyle kamu kaynakları özel şirketlere aktarılırken sağlık emekçilerinin çalışma koşulları ağırlaştı, sağlıkta şiddet ve hekimlerin yurt dışına göçü arttı. Koruyucu sağlık hizmetleri geri plana itildi. Hastaların aylarca randevu beklediği, acillerin tıkandığı tabloda sağlık hizmetine erişim giderek ekonomik güce bağlandı.
ÇEVRE
Yaşam alanları da payına düşeni aldı. Doğa, rant ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirildi. Maden, enerji ve yapılaşma projeleriyle ormanlar, tarım alanları, meralar ve su havzaları şirketlerin kullanımına açıldı. Ruhsatlar katlanırken on binlerce hektar orman madenciliğe açıldı. Kazdağları'ndan Akbelen'e, İkizdere'den Cerattepe'ye direnenler karşısında şirketleri koruyan rejimi buldu.
KADIN
Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi, AKP iktidarında giderek ağırlaşan bir kuşatmayla karşı karşıya kaldı. İstanbul Sözleşmesi'nden bir gecede çıkılırken kadınların kazanılmış hakları hedef hâline getirildi, Nafaka, Medeni Kanun ve 6284 sayılı yasa üzerinden yürütülen tartışmalarla kadınların yaşam alanı daraltılmaya çalışıldı. Kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleri katlanırken faillerin cezasızlığı, erkek şiddetini besleyen bir düzene dönüştü. Kadınların istihdamdaki payı ve ekonomik bağımsızlığı sınırlı kalırken bakım yükü büyük ölçüde kadınların omuzlarına bırakıldı. Eğitimden çalışma yaşamına, siyasetten gündelik hayata kadar gerici politikalar kadınları makbul aile ve makbul kadın kalıbına sıkıştırmaya çalışsa da kadınlar bu saldırılar karşısında geri çekilmedi, meydanlardan, sokaktan ve adliyeleri terk etmedi. 25 yılın sonunda tüm kazanımları budama çabalarına rağmen kadınların mücadelesi de bu ülkenin en güçlü itirazlarından biri olarak rejim karşısında konuşuldu.
DIŞ POLİTİKA
AKP'nin “Komşularla sıfır sorun” söylemiyle başlayan dış politikası, kısa sürede ABD ve NATO ekseninde şekillenen, savaş ve müdahalelere kapı açan bir çizgiye dönüştü. BOP eş başkanlığından Suriye savaşına, Libya'dan Ukrayna'ya kadar iktidar, bölgesel güç olma iddiasıyla girdiği her alanda emperyalist güçlerle kurduğu ilişkileri derinleştirdi. Suriye'de rejim değişikliği hesabı Türkiye'yi cihatçı örgütlerin ve savaşın yarattığı ağır sonuçlarla karşı karşıya bırakırken milyonlarca sığınmacının gelişi de bu politikanın sonuçlarından biri oldu. NATO'ya askeri katkısını artıran, savunma harcamalarını yükselten iktidar, bugün de Washington ve NATO'nun Avrupa'dan Orta Doğu'ya uzanan planlarında daha fazla rol üstlenmeye hazırlanıyor. 25 yılın sonunda dış politika, ülkenin bağımsız çıkarlarından çok iktidarın bölgesel hesapları ve emperyalist güçlerle kurduğu pazarlıklar üzerinden yürütülen bir alana dönüştü.
EKONOMİ
İktidarın ekonomi karnesi, büyüme söyleminin altında derinleşen yoksullaşmayı ortaya koydu. Kasım 2002'de 1 dolar 1,61 TL iken bugün 47 TL'yi, Avro ise 55 TL'yi aştı. AKP iktidara geldiğinde asgari ücretle 7 çeyrek altın alınabilirken bugün milyonlarca emekçi 3 çeyrek altını dahi alamayacak bir ücrete mahkûm edildi. İktidarın yıllardır “tek haneli” hedefiyle sunduğu enflasyon bir türlü dizginlenemedi. Rejimin krizlerle dolu ekonomi karnesi doğrudan halkın sofrasına ve cebine yansıdı. Temmuz ayı itibarıyla açlık sınırı 36 bin 940 liraya ulaşarak asgari ücreti aştı. Yoksulluk sınırı ise 117 bin 336 liraya yükseldi. Akaryakıttan gıdaya temel ihtiyaçların fiyatı artarken satın alma gücü geriledi. Asgari ücret daha yurttaşın eline geçmeden eridi, milyonlar geçinebilmek için kredi kartlarına ve borca sarıldı. Esnaf artan maliyetler karşısında kepenk kapatırken yurttaş temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlandı. Bugün milyonlar açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilirken 25 yılın sonunda ortaya çıkan ekonomi modeli, ülkeyi üretim gücü yüksek ve refahı paylaşan bir ülkeye değil, emeğin ucuzladığı ve geniş toplum kesimlerinin borçla ayakta kalmaya çalıştığı bir düzen oldu.
EĞİTİM
Eğitim, kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp piyasalaştırılan ve giderek dinselleştirilen bir alana dönüştü. Okulların, öğrencilerin ve öğretmenlerin ihtiyaçları geri plana itilirken özel eğitimin payı hızla büyüdü. 2001-2002 eğitim-öğretim yılında 1887 olan özel okul sayısı, 2024-2025'te 14 bin 700'e çıktı. Eğitimin maliyeti velilerin sırtına yüklenirken devlet okullarında öğrencilerin temel ihtiyaçları dahi karşılanamaz hâle geldi. Bir yandan eğitim ticarileştirilirken diğer yandan iktidarın gerici politikaları okulun kapısından içeri taşındı. Cemaat ve tarikatlarla imzalanan protokoller, “proje” ve “iş birliği” adı altında eğitim alanının parçası hâline getirildi. Müfredat dinselleştirildi, imam hatiplerin ağırlığı artırıldı, karma eğitimi hedef alan adımların önü açıldı. Çocukların payına ise yoksulluk ve güvencesizlik düştü. MEB eliyle çocuk işçiliğinin meşrulaştırıldığı MESEM kapsamında 481 bin 99 öğrenci çalışırken açık ve uzaktan öğretimde kayıtlı öğrenci sayısı 3 mijyona ulaştı. Çocuk yoksulluğunun ağırlaştığı ülkede ücretsiz bir öğün yemek talebi de karşılıksız bırakıldı. 25 yılın sonunda eğitimde eşitsizlik derinleşirken kamusal ve laik eğitim anlayışının yerini piyasacı ve gerici bir düzen aldı.
EMEK
Ülkede emeğin payı günden güne gerilerken güvencesizlik temel kural hâline geldi. Taşeronluk, sözleşmeli ve geçici çalışma yaygınlaştırılırken işçilerin sendikalaşmasının önündeki engeller katlandı. “Kamuda taşeron kalmayacak” vaadine rağmen kadro ve özlük hakları mücadelesi yıllarca sürdü. İş cinayetleri, uzun çalışma saatleri ve düşük ücretler milyonların gerçeğine dönüştü. Asgari ücret, toplumun geniş kesimleri için istisnai bir ücret olmaktan çıkıp temel hâline gelirken emekçilerin alım gücü sürekli geriledi. Emeklilik hakkı da iktidarın dilinde giderek “yük” olarak tarif edildi. 25 yılda adım adım işçi için daha fazla çalışma, daha az ücret ve daha az güvence patronlar için ise daha esnek ve ucuz bir emek düzeni kuruldu.
YARGI
Mahkeme salonları, iktidarın siyasal hesaplarının görüldüğü alanlara dönüştü. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı aşındırılırken HSK'den yüksek yargıya kadar uzanan atama ve düzenlemelerle yargı üzerindeki siyasi denetim güçlendirildi. Erdoğan'ın iktidarını sürdürebilmesi uğruna İBB Başkanı İmamoğlu başta olmak üzere bir çok muhalif belediye başkanı tutuklandı. Muhalif siyasetçiler, gazeteciler ve hak savunucuları tutuklanırken AYM ve AİHM'nin verdiği hak ihlali kararlarının uygulanmaması olağanlaştırıldı. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Can Atalay ve Gezi davası sanıkları bunun en çarpıcı örnekleri arasında yer aldı. Hukukun üstünlüğünün yerini iktidarın üstünlüğünün aldığı ülkede adalet, yurttaşın güvencesi olmaktan çıkarıldı.
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ
Gerçeğin peşine düşen gazeteciler için haber yapmak yargılanma ve tutuklanma gerekçesine dönüştü. İktidar, RTÜK ve Basın İlan Kurumu başta olmak üzere idari mekanizmaları, yargıyı ve erişim engellerini bağımsız medyayı baskılamak için kullandı. Onlarca gazeteci cezaevinde yargılanırken eleştirel televizyon kanallarına RTÜK tarafından milyonlarca liralık cezalar kesildi, yayın durdurma ve ekran karartma cezaları olağanlaştı. Gazetecilerin haberleri, yazıları ve sosyal medya paylaşımları soruşturma konusu yapılırken bağımsız medya ekonomik ve siyasi kuşatma altına alındı. Basın özgürlüğünün ağır biçimde gerilediği memlekette iktidar, toplumun gerçekleri öğrenme hakkını da kendi kurduğu medya düzenine hapsetti.
Kaynak Birgün Gazetesi
Milletin 40 yıllık ızdırabının 25 yılında AKP var
Kandıra sahillerinde 4 plaj dışında denize girmek yasak
Başkan Gökçe’den Huzurevi’ne ziyaret
Lahmacun yemek artık lüks oldu!





